İndiragandi Yapmak ve İndira Gandhi
02 Ekim 2009
Bugün birkaç blogda Mahatma Gandi’den bahseden yazılara rastlayınca öğrendimki bugün Mahatma Gandi’nin doğum günüymüş. Dedim bir Gandi yazısı da ben yazayım. İşte Gandi deyince aklıma gelenler:
Clementine Efsane Çizgi Film
04 Haziran 2009
İşte çocukluğumun beni en çok etkileyen, yıllar geçse de unutamadığım, eskilerden bahsederken ya hani bi çizgi film vardı, diye başlayıp mutlaka kendisinden söz ettiren çizgi filmi.
Efsane dedim çünkü 80 kuşağının hafızasında derin izler bırakmış farklı bir çizgi filmdi Clementine. Şimdi yayınlansa bu zamanın çocukları üzerinde aynı etkiyi gösterir mi bilmiyorum ama o zamanlar psikolojik yönden çok etkilerdi beni, öyle hatırlıyorum. Clementine’in yayınlandığı zamanlara yetişemeyenler merak edebilir bir çizgi film ne kadar farklı olabilirki diye ama o zamanlar farklıydı işte. Zaten şarkısı bile yeteri kadar etkileyiciydi.
Son Zamanlarda Dinlediğim 10 Şarkı (Mim)
15 Aralık 2008
Kolera’nın yeni albümü çıktığından beridir başka kimseyi dinlemiyorum. Hoş, yeni albümü çıkmadan öncede eski şarkılarını ve kocası Sagopa Kajmer’i dinliyordum.
Kolera’nın İnziva ismindeki son albümü 17 parçadan oluşuyor. İsimleri şunlar: Devamını Oku
İki Günün Özeti
23 Kasım 2008
Blogum dün 24 saat boyunca kapalıydı. Ondan önceki gece gelen mailde sunucu çalışmalarından dolayı falanca sunucumuzdaki bütün sitelere 24 saat boyunca erişim olmayacaktır, diye yazıyordu. Günümün neredeyse tamamı bilgisayar başında geçiyor. Madem bloguma giremiyorum bugünü daha farklı geçireyim dedim.
Sabah erkenden! yani saat 10.00 civarı açtım bilgisayarı. Gelen postaları kontrol ettim. Yine “bu postayı 10 kişiye göndermezsen çarpılırsın, eben ölür, maymuna dönersin, erkeksen göğüslerin büyür, kız isen bıyıkların çıkar” gibi antin kuntin maillerden göndermiş bir iki arkadaşım. Yahu inanmayın böyle saçma sapan şeylere, diyerekten fırça mahiyetinde birkaç sözden sonra bilgi mahiyetinde sahte maillerle ilgili bloğumda yazdığım yazıların linkini verdim. Okusunlar da sahte maillerin distribütörlüğünü yapmaktan vazgeçsinler diye.
Google Reader’a girip bakalım blog alemi ne yapıyor diye gözattım. Sabahın erken saatleri olduğundan mıdır, tatil olduğundan mıdır yoksa millette de bendeki gibi konu kabızlığı mı var bilmiyorum, kimse yeni bir yazı yazmamış. Bugün bilgisayardan uzak durmakta kararlıyım deyip kapattım pc’mi.
Ne zamandır divx oynatıcı almayı planlıyordum. Bari gideyim Carrefour’dan alayım dedim sonra fikir değiştirdim Espark’taki MediaMarkt’a gittim. Onlarca marka ve model arasından birini seçmiştimki bir amca “Şurada Philips var, reyon ürünüymüş 50 ytl” dedi. Gittim baktım 150 ytl ama 50′ye veriyorlar çünkü reyonda durduğundan gelen geçen orasını burasını kurcalamış ayrıca çok önemli birşey eksik; divx yok sadece dvd çalıyor. Döndüm yine önceki beğendiğimi aldım. Goldmaster’ın D-708 modeli. Usb girişi var. Böylece filmi usb belleğe atıp cd ya da dvd’ye gerek kalmadan izliyorsunuz. Altyazıları da güzel gösteriyor, beğendim makineyi. Açılışı Beyaz Melek filmiyle yaptık.
Beyaz Melek filmini genel olarak beğendim. Yalnız duygusal sahnelerde çalan fon müzikleri aşırıya kaçmış gibi geldi bana. Hemen hemen her sahnede ağlak bir fon. Nasıl yaparızda seyirciyi ağlatırız derdine düşmüşler sanki. Gazanfer Özcan’ın sadece birkaç dakikalık rolü vardı. Sarp Apak ise filmin başından sonuna kadar görünmesine rağmen önemli hiç birşey konuşmadı, yapmadı. Onun yerine tanınmamış biri de o rolde oynatılabilirdi. Nejat Uygur ne kadar da yaşlanmış deyip hüzünlendik ailecek. Mahsun Kırmızıgül’ün filmin sonlarına doğru çocuğunun elindeki oyuncak tabancayı alıp atması ve eşine “Bundan sonra çocuğun elinde tabanca görmeyecem, araba ver onunla oynasın” demesi hoş bir mesajdı.
Daha sonra Prison Break dizisinin 4, 5,ve 6. bölümlerini izledim, tv’de izlemek gibisi yokmuş meğer. Bir ara tekrar bilgisayarı açtım. Bloglar arasında dolaşırken Karbonizma’daki kampanyayı gördüm. Yorum yapanlar arasında yapılacak çekilişle bir kişiye 4 Gb’lık usb bellek veriyormuş. Bir yorumda ben yaptım. Şimdiye kadar çekilişle birşey kazandığım olmadı ama olsun.
Bugün sabah ilk işim blogum açılıyor mu diye kontrol etmek oldu. Bırakın açılmayı “509 bandwidth limit exceeded” uyarısı aldım. Yahu bir aylık blogun ziyaretçi sayısı nedir ki trafik kotamı aşayım dedim ve hosting şirketine bir mail yazdım. Trafik limitiniz aşılmıştı, belirli oranda artırdık (ücretsiz), diye yanıt geldi. Teşekkür ettim ama hala içimde bir endişe var, bakalım ne olacak. Sunucudaki iyileştirmelerden olsa gerek blogumun açılış hızı artmış. Şak diye açılıyor. Fakat çalışmalar devam ediyor herhalde çünkü bloguma ve blogumla aynı sunucudaki sitelere giremiyorum arada bir.
Yarım saat sonra Beşiktaş-Eskişehir maçı var. Maç burada olsaydı gidecektim ama maç için İstanbul’a gitmeyi göze alabilecek kadar iyi bir taraftar değilim itiraf ediyorum. Zaten Eskişehir buz gibi. Dün gece öyle rüzgar esti ki bugün bir de rüzgardan dönen çanağı düzeltmek için çatıya çıktım.
Ben komşuya gidiyorum Es-Es’i ekran başında desteklemeye. Onların Digitürk’ü var
Nalet Olsun İçimdeki Hayvan Sevgisine
04 Kasım 2008
Kardeşim dün bir tavşan yavrusuyla çıkıp gelince birkaç sene evvel tavşanlarla ilgili başımızdan geçen anılarımızı yad ettik ailecek.
Herşey bundan 10 sene evvel babamın eve iki tavşan yavrusu getirmesiyle başladı. Minicik kulakları olan şirinmi şirin iki tüy yumağını adamın biri bedava dağıtıyormuş gelen geçene. Yazıyı okuyunca tavşan neden bedava dağıtılır anlayacaksınız.
Bu şirin şeylerin şirinlikleri sadece 2 ay sürdü. 2. ayın sonunda minicik kulaklarla beraber şirinlikleri de kayboldu ve ne olduysa ondan sonra oldu.
Büyüdükleri için bahçede bulunan ıvır zıvırın konduğu zemini betonlu bir odayı boşalttık ve içeriye pamukla dolu birkaç çuval, saman vs. koyup tavşanlara tahsis ettik. Odanın kapısı, arasına tül perde gerdirilmiş bir tahtadan ibaret. Bu sayede içerisi görünüyor. Bir gün içeri baktım ve şok oldum, etraf kan içindeydi.

